Eylül, 2008 arşivi

Amsterdam . . .

21 Eylül 2008, Pazar günü, saat 19:25 suları . . .





Bu sefer Varşova’dan aktarmalı bir uçuşla, hem de uzun bir aktarma ile döndüm. Bu yüzden 6 saat kadar Amsterdam’da dolaşmak zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum ki nazar değmesin.

Efendim çok hoş bir şehir kendileri. Yedi saat içinde bol bol bisiklet, epey bir kanal, çok sayıda Amerikalı turist, duman altı olacak kadar esrar, pazar pazarında satılan yemeklik soğandan daha ucuz lale soğanları gördüm.

Amsterdam’da gündüz dolaşmak ne Lizbon’daki gibi süprizlerle dolu ne de Paris’teki gibi hayranlık uyandırıcı. Güzel bir ormanda dolaşır gibi dinlendirici ve huzur verici.

Yok artık Lebron James . . .

16 Eylül 2008, Salı günü, saat 10:37 suları . . .

flaş, flaş, flaş, inanılmaz intihal . . .

13 Eylül 2008, Cumartesi günü, saat 11:51 suları . . .

Sevgili Deniz’in “Ünlüler Dünyasına Eleştirel Dokunuşlar” yaptığı bloğu (olmadibastan.blogspot.com) açık bir hırsızlığın kurbanı oldu sayın okuyucular.

Olaylar şöyle gelişti:

Bugün (13 Eylül 2008) saat 12:50 sularında gugıl ridır’dan haberlere bir göz atan blog sahibi, aşağıdaki görüntüyü görerek devamı için tıkladığında birden bire farkeder ki bu yazı bir olmadibastan.blogspot.com yazısı değil, bir haber yazısıdır. Ivan Pavlov’a “toprağın bol olsun” diyerek haberin detayını okur.


Haber uyduruk denebilecek kategoridendir ancak fotoğraf hakikaten dikkat çekicidir. “Ulen aynı Deniz’in yaptığı gibi yapmışlar, araklamışlar arkadaşımın fikrini” ve hemen peşinden de “yoksa araklanan sadece fikir değil mi?” düşünceleriyle hırs yapan blog sahibi 6 dakikasını sevgili Deniz’in bloğunda harcayınca bir de ne görsün:


Blog sahibi gözlerine inanamaz sayın okuyucular. Sekmeler arasında gezerek fotoğrafları karşılaştırır. Üstelik haber metni bile benzerlik taşımaktadır. Araştırmaya devam etmeye karar verir ve başka haber sitelerinin aynı haberi aynı metinle verdiğini lakin fotoğrafın farklı olduğunu görür.


Araştırmasına devam eden blog sahibi haberin “Cihan Haber Ajansı” kaynaklı olduğunu, çoğu haber portalında yayınlandığını görür. Hatta York Üniversitesi ile iletişime geçerek Dr.Peter Thompson’un gerçekten Psikoloji Bölümü’nde çalıştığını öğrenir.


Görünüşe göre haber doğru, “Patronlar Dünyası”nın yaptığı külliyen yanlıştır. Üstelik fotoğrafa dikkatli bakıldığında “olmadıbaştan” logosu görünmektedir.


Blog sahibi yaptığı araştırmanın belgelerini ve link adreslerini bildirerek bu hırsızları halk mahkemesine havale eder.

- Patronlar Dünyası’nın haberi
- Sevgili Deniz’in bloğundaki “Beşiktaş” gönderisi
- “8 sütün” portalının aynı konulu haberi

Akşamüstü editi:
Hızımı alamayıp okur yorumu şeklinde Patronlar Dünyası’na ayar vermeye kalkınca yorumu silip fotoğrafı değiştirmişler. Sevgili Deniz belki de bir telif davası marifetiyle milyon yetele kazanacaktı. Allah’tan ekran görüntüleri var da haklıyken haksız durumuna düşmeyeceğim.

Atlas mıdır, Cern midir ? . . .

10 Eylül 2008, Çarşamba günü, saat 12:03 suları . . .


“10 Eylül 2008′de “Big Bang” deneyi yapılacak. Belki de bir karadelik çıkabilir ve hep birlikte başka bir düzleme geçebiliriz” tadında haberleri dinledikçe, üstüne üstlük birileri de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne deneyin durdurulması için başvurunca hafiften tırsmadım değil.

10 Eylül’ü sabır ve merakla bekledim ama kandırılmışız efendim. Hadise öyle bir günlük bir şey değilmiş. Meğer bu Cern’deki tüpün içine bir miktar proton enjekte edilmiş ve bunlar başlamış dönmeye. Şu saatlerde de tünelin üçte birlik bölümünü başarı ile geçmişler anladığım kadarıyla. Ne olacakmış efendim, bu protonlar ışık hızına yaklaşacaklarmış, aksi yönde de bir takım protonlar aynı işleme tutulacakmış, ışık hızındaki iki proton öbeği de çarpıştırılacakmış. Peki ne zaman çarpıştırılacakmış? Ancak birkaç hafta sonra. Peeeh.

Ben de bekliyorum bu gün “Back to the Future” tadında birkaç şimşek çakacak, bir kapı açılacak, bir iki bilim adamı bükülen zamanda yer değiştirip belki de bizim ofisin oradaki arsaya düşecek. Bekleyecekmişiz daha birkaç hafta.

Atlas deneyi vesile ile Hiro Nakamura’yı hasretle anıyor ve kendisine 22 Eylül tarihine (NBC bir dümen çevirmezse) randevu veriyorum.

Masumiyet Müzesi . . .

6 Eylül 2008, Cumartesi günü, saat 09:50 suları . . .

Sevgili karımın bir hafta kadar önce “sana bir hediye alacağım, içimden geldi” dedikten bir gün sonra birlikte arabasının bagajına alışveriş poşetlerini yerleştirirken ortaya çıkıveren, şeklinden de kitap olduğunu şıp diye anladığım hediye paketini görüp biraz düşününce “aaa, Orhan Pamuk’un yeni kitabı çıkmıştı” diyerek sevincimi göstermiştim. İşte o akşam okumaya başladığım kitap bu sabaha karşı, sahur sonrasında bitti.

Orhan Pamuk’un kitaplarını takip edenler bilirler. “Benim Adım Kırmızı”yı bir kenarda tutarsak, bütün eserleri birbiri ile kurgusal olarak ilişki içindedir. Sanki Orhan Pamuk bir doktora tezi yazmış ve bunu herkesten gizliyor ve bu tezden çeşitli zamanlarda makaleler çıkartıyormuş düşüncesine kapılıyorum bazen. Kitaplarında esas karakterin kendisi mi yoksa bir arkadaşı mı -hepsinde bir arkadaşı çıktı- olduğunu da düşünürüm.

“Masumiyet Müzesi”, Orhan Pamuk’un kendi roman dünyası için tasarladığı büyük kurgunun bir parçası. Açıkçası romanın esas mevzusu tam bir klişe. Üç cümle ile ana çatısını anlatabilirim ama bu güzel kitabı okuyacak olanları düşündüğümden böyle bir vicdansızlık yapmayacağım.

Roman hakikaten bir aşk romanı ama tıpkı ondan beklendiği gibi Orhan Pamuk aşkı değil de aşkı yaşayanın dünyasını ve onun bakışından etrafındaki dünyayı hiç esirgemeden uzun uzun anlatmış. Hatta bazan o kadar uzun anlatmış ki bu romanı okumam bir eziyet halini aldığında, “haydi abi bize bir atraksiyon göster” düşüncesi ile onlarca sayfayı devirip aradığım atraksiyonu bulamadığım gibi “Orhan Pamuk’un bu kitabı biraz pompa galiba, zaten ne o öyle abartılı promosyonlar reklamlar falan” düşüncesi de kenardan kenardan aklıma yerleşmeye başlıyordu.

Hikayedeki her ayrıntıyı okurken basit bir tat aldıysam da okumayı bırakınca bu basit tadın birden bire tarifsiz bir lezzete dönüşüverdiğini ancak romanın bitmesine yakın farkettim. O zaman anladım ki bu roman yıllar önce Eyüp’te bir et lokantasında içtiğim demirhindi şerbeti gibi anlık lezzeti ile değil de yıllardır aklımdan çıkmaması ile beni etkileyecek.

Belli ki Orhan Pamuk her zamanki gibi roman üzerinde çok çalışmış, esas karakterin duygu analizlerini ifade etmek için günlerce uğraşmış. O kadar uğraşmış ki okurken romanın bizim mimarlıkta kullandığımız manasıyla biraz over-design* olduğu fikrini sıkça düşündüm.

Nobel ödüllü yazarımızın kaliteli bir romanı olmuş “Masumiyet Müzesi” ama yukarıda da safımı belli ettiğim gibi bana “Benim Adım Kırmızı”dan aldığım lezzeti veremedi.

*Türkçe karşılığı “aşırı tasarlanmış” olarak ifade edilse de tam karşılığı olmayan “overdesign”, tasarımcıların kendileri için yaptıkları tasarımlarda yahut bir tasarım fikrini çok sevmeleri durumunda, tasarlamayı abartarak rezil etmesi durumudur.

On bir ayın sultanı . . .

1 Eylül 2008, Pazartesi günü, saat 13:17 suları . . .

Fotoğraf: Uğur Başak


Akşamüstü yağan karın sokaktaki sesleri sindirerek sükunet ortamı oluşturmasına benzetiyorum yıl içindeki Ramazan ayını. Sanki hayatın akışı yavaşlıyor.

Aç durmak değil de normal yaşantıdan biraz daha sakin ve bazı şeylerden feragat edip bir ayı geçirmek şeklinde düşününce anlamı derinleşiyor bu ayın. Aslında feragat dediğim de sabırsızlıktan, kötü sözler sarfetmekten, içkiden, sigaradan, kıskançlıktan falan vazgeçmek. İyi bir insan vasıfına ulaşmak için yapmam gerekenlere biraz daha özen gösteriyorum ve bu ayda herkesin aynı özeni gösterdiğini düşünüyorum.

Normalde fırının önünde ekmek kuyruğundaki insanlar birbiriyle konuşmazken söz konusu kuyruk iftardan önceki pide kuyruğu olunca neşeli muhabbetler, şakalaşmalar, selamlaşmaların artması, iftar sofralarının kalabalık ve neşeli olması ve illa ki vakit yaklaştıkça “okundu mu?” sorusunun ortada dolaşmaya başlaması, iftar çadırları ve bu çadırların varlığının “illa ki birisi yemek verir, aç kalmam” hissini uyandırması hoşuma gidiyor.

İlk oruç tuttuğum Ramazan da yaz günlerine tesadüf etmişti. Zordu hakikaten lakin büyük insanların yaptığı bir işi senin de yapabilmenin verdiği hazza değiyordu. Biz iki kardeş o senelerde yaz aylarını yaylada, dede ve babaannemizin yanında geçirirdik. Bütün köyün iftardan sonra bir cazibe merkezi gibi ellerinde fenerlerle camiye gitmesi, teravih kılarken daha ilk rekatten itibaren bağlı olan ellerimin altındaki göbeğimi daha önceleri bu kadar şiş görmediğim için incelemeye başlamam, bir tek teravih namazında cemaatle kılınan vitr namazının son rekatında illa ki birkaç kişinin (arada sırada benim de) yanlışlıkla rükuya eğilmesi her ramazan başında aklıma gelir.

Seviyorum Ramazan ayını, mutlaka birisi bu ayın içinde “Rize’de yanlışlıkla akşam ezanı erken okunmuş, müftülük Rizeliler kaza orucu tutacak demiş, Almanya’da yaşayan Dursun telefon açmış ‘ben de Rizeliyim, ben de tutacak mıyım?’ demiş” fıkrasını anlatacak, karımla mutlaka bir iftarda rahmetli dedemin iftar sofrasında “okunacak başka bir şey var mı?” sorusuna karımın ellerini açıp dua beklediğini, “başka bir çeşit yemek, tatlı yok mu yenecek?” manasını sonradan anladığını hatırlayıp güleceğiz.