13 Nisan 2009, Pazartesi günü, saat 15:37 suları . . .
Televizyon ekranında görünen sigara gizleniyor malumunuz. En ufağından küfür de duyulmuyor. Yaşadığımız hayat dostluk, sevgi, kardeşlik, iyi ahlak ve yardımseverlik üzerine kurulmuş gibi kavanozda yaşadığı sanılan halk böylece kötü alışkanlıklardan ve fena sözlerden korunmuş oluyor.
Herşey bir yere kadar demek ki. Sevgili büyüklerimiz “aman vatandaşımız onu duymasın çok fena, ay sonra herkes sigara tiryakisi olur, sevgi, kardeşlik, dostluk, mıy mıy” derken düdüklü tencere sağdan soldan kaçırmaya başladı.
Biraz vitesi boşa atmak lazım ya hu. Geçeceksiniz artık “bizim insanımız kavga etmesin, küfür etmesin” düşüncelerini. Bu kadar basınca ne tencere dayanıyor, ne kapak.
İşte size örnek, vitesi boşa almış Brezilya vatandaşları ve iç basınca dayanamayan sevgili Türk futbolcuları. Nooldu, televizyon dizilerinde “sktir git”i bile duymuyorduk, ama hepimiz futbol maçlarında dudak okuyabiliyoruz :)
Los Encılıs’da bulunan Pasifika Enstitüsü, Anadolu Kültür ve Yemek Festivali adında bir etkinlik gerçekleştiriyormuş, haberimiz yok. Ekşi’de bile bulamadım.
Neyse efendim enstitü, İstanbul Ermeniler Birliği desteği ile 4 gün sürecek festival için yaklaşık 2 milyon dolar harcamış, iyi de olmuş.
Ben internet sitesini gezdim çok beğendim. Siz de buyurun.
“Sanat eserleri varlık-kainat tasavvurunun yapılana yansımasıdır. Eserini ortaya koyarken aldığı karar sanatkarın varlık ve varlığın güçleri hakkındaki tasavvuruna göre şekillenir. Bu özellikleri ile sanat ahlak alanında yer alır.”
Dünyada Ağa Han Mimarlık Ödülü‘nü üç kez (1980, 1980, 1992) alan tek mimar olan Turgut Cansever beni mimari üslûbundaki mütevazi şiirsellikle değil, bir sanatçının hayat tarzının ürettiği eserlere nasıl yansıyabileceğini göstermesi ile etkilemişti.
12 Ocak 2009, Pazartesi günü, saat 22:34 suları . . .
İnsan bu vakitten sonra başka şeylere üzülmeye utanıyor. İsrail’in yaptıklarından sonra “sokak köpekleri öldürülüp çöp tenekesine atıldı” diye bir haber görüp de üzülebilecek miyiz? Ya da çocuğumuz düşüp dizini yaraladığında içimiz acıyabilecek mi?
Bu vahşete karşı içimden söylediğim ama burada yazamadığım sözleri, bakmaktan utandığım, insanlıktan çıkmış bir ülkenin yaptıklarını gösteren fotoğraflar ile birlikte “gazze . . .” sayfasında söyledim.
“gazze . . .” sayfasında aşırı derece küfür ettim ve insan olana ileri derecede rahatsızlık veren fotoğraflar koydum. Bu yüzden “filistin” parolası ile (tırnak işaretleri olmadan) koruma altına aldım.
Roman Polanski çekse daha uzaktan dar açıyla çekerdi, Spielberg ise daha alttan çekerdi ki dramatik olsun. Ancak bu fotoğraf bir film setinden değil geçen cumartesi Gazze’deki bir Filistin polis karakolunun hemen önünde, hava saldırısından hemen sonra AFP fotoğrafçısı tarafından çekilmiş.
Fotoğrafın yer aldığı CNN International’in dediğine göre fotoğraf çekilen yer “Hamas police headquarters”.
Kimse artık Filistin demiyor. Söylenen “İsrail, Hamas’a karşı savaş halinde.” Demokratik seçimle iktidara gelen bir partiye karşı mı savaş yapılıyor? Bu polis istasyonları Filistin’in değil de Hamas’ın mı? Hamas’ın askeri birlikleri aslında Filistin’in askerleri değil mi?
Dünyanın 1 numaralı terörist ülkesi terörle mücadele havasını korumak adına işbirlikçi dünya basını marifeti ile olayı İsrail-Hamas boyutuna indirgiyor.
Seçilmiş bir partiye devletinden ayrı saldırı yapılabilir mi?
Ben de şu andan itibaren Kadima’yı terör örgütü ilan ediyorum. Filistin’in bu terör örgütüne yaptığı her türlü askeri müdahaleyi destekliyorum, yoksa İsrail ile hiçbir alıp veremediğim yok.
5 Kasım 2008, Çarşamba günü, saat 23:56 suları . . .
Kırk yıllık “arsenal” olmuş “arsınıl”, bu gün öğrendim. Geçen sene de CNN Türk’de F1 seyrederken “bariçello”nun aslında “barikello” olduğunu öğrenmiştim. NTV kandırmış bunca sene meğer.
Ucuza aldım burayı. Belki ileride para eder de köşeyi dönerim. Vaktinde ecnebinin biri “hell.com” adresini üç milyona mı beş milyona mı ne satmıştı. Bizim elimiz armut topluyordu o vakitler.
Sayfa düzeni, Türkçe olması gereken kelimelerin İngilizce olması gibi ufak tefek aksaklıkları zamanla düzelteceğim. Ne demişler, kervan yolda düzülür.
Adam lig tivi’den maçları illegal biçimde yayınlıyormuş. Bunun için de bilmemne.blogspot.com adresini kullanıyormuş. Tam kör parmağım gözüne durumu. cc uzantılı olur, tr.tc olur ama blogspot da olur mu ya hu.
Her ne ise efendim, mevzumuz engellenme. Lakin şu andaki gibi ticari bir sebepten değil de düşünsel bir sebepten olan engellenme. Ne demiş Montaigne efendi aşağı yukarı: diyar-ı çin’in hiç bilmediğim bir köşesini bana yasaklasalar bütün dünya benim için zindan olur. Filozofluktan gelen bir ukalalıkla biraz abartılı söylemiş ama iyi söylemiş. Bu internet denizi de öyle. Kazara hiç uğramayacağın bir adrese varıp da “mahkeme kararıyla vtunnel, ktunnel artık hangisinden girerseniz girebilirsiniz” ibaresini görünce insanın canı pek sıkılıyor.
Benim sıkıntım muasır medeniyetlerin karşısında memleket olarak topluca utanmamız değil -ki ben utanmıyorum-; benim sıkıntım salak yerine konmak. Herhangi bir mahkeme (genellikle sakarya, adnan hoca’ya selamlar) diyor ki: kardeşim senin kafan fazla basmaz, şimdi bu sitede bazı enteresan olaylar var aklın karışır, sen en iyisi hiç girme. Hatta sadece bana değil bu memlekette oturan her ferde “sende muhakeme yeteneği yok, sapıtırsın” muamelesi çekiyor.
Anlamadığım bir mevzu şudur, muhakeme yeteneğim yok ya ondan herhalde: Şimdi, örneğin bir kendini bilmez sevgili Atatürk ile ilgili youtube denen paylaşım ortamına hakaret dolu bir slayt gösterisinden oluşan bir görsel yükledi. Ermeni katili bilmemne diye, var ya öyle şeyler. Bu hakaret dolu görseli her ferdi Atatürk’ü çok iyi tanıyan Türkiye’de yasaklamak yerine, Türkiye hariç her yerde yasaklamak daha akıllıca olmaz mı? Olur.
Peki yer mi? Yemez.
Dedim ya zerre kadar utanç duymuyorum, sadece sinirleniyorum.
15 Ekim 2008, Çarşamba günü, saat 09:34 suları . . .
Aşağı yukarı benim yaşımda olanlar mutlaka ucundan kıyısından bir şekilde yoksulluk yaşamıştır. Ben yaşadım, daha doğrusu yaşadığımın yoksulluk olduğunu zannediyordum, yanılmışım.
Yoksulluğun tanımındaki çeşitlilik onunla mücadele yöntemi seçme zorluğunu da beraberinde getirmekte. Şahsın beslenme, barınma, eğitim ve sağlık gibi temel gereksinmelerin herhangi birini karşılayamama durumu yoksulluk olabildiği gibi kimi noktada bulunduğu topluluğun ortalama yaşam standartının altında bir yaşantı sürmesi de yoksulluk sayılabiliyor. Antalya’da yaşayan bir ailenin çocuğunu okutamaması bir yoksulluk göstergesi iken Afrika’nın ismi zor telaffuz edilen bir yerleşim yerinde günde bir somun ekmek yiyebilmek zenginlik göstergesi olabiliyor.
Bütün bunları hepimiz biliyoruz. Tekrar tekrar söylemenin bir anlamı yok. Ne yapabiliriz bu konuda, bunu konuşmak anlamlı. Hatta “ne yapabiliriz”den ziyade “ne yapıyoruz”.
Ona buna dikkat çekmek çok kolay. Youtube’un karşısında gözleri yaşlı bir halde “aşırı yoksulluk yüzünden 3 saniyede 1 çocuk ölüyor” videolarını seyrederek, “msn-unicef işbirliği” adı altında hiçbir işe yaramayacağı aşikar mailleri forward ederek olmuyor bu işler.
Yardım edeceksin kardeşim, hem de en yakınından başlayarak. Yok mu yoksulluk çeken bir akraban vereceksin ayda 50 lira. Çünkü “bu ayakkabıyı alsam mı acaba? aman alayım, 50 liraymış zaten, nerelere vermiyoruz.” diyerek mutlaka gereksiz bir alışveriş yapmışsındır.
Aklından içinde “çalışmak-kazanmak, el-ayak sağlamlığı” tarzında kelimelerin bulunduğu düşünceler geçen kişiler olabilir. Yaptığın yardımı doğrudan yoksulluktan sıkıntı çekene yap kardeşim, onu bu sıkıntıya sokana değil. Harekete geçmemek için bahane üretmek çok kolay.
Biz (sevgili karım ve ben) yardım etmeye çalışıyoruz. Bu sayede “bir gün biz de yoksul düşersek elbet bir şekilde karnımız doyar” düşüncesi ile yaşayabiliyoruz.